Arzu ÜNAL
Amerika denince birçok insanın zihninde aynı sahne canlanır: Gökyüzünde dalgalanan bayraklar, “özgürlük” adına yapılan operasyonlar, dünyayı kurtaran kahraman askerler ve sonunda alkışlarla biten Hollywood filmleri. Beyaz perdede Amerika hep kazanan, hep düzen kuran, hep insanlığı kurtaran taraftır. Ama hayat sinema değildir. Gerçek savaş, senaryosu önceden yazılmış bir film değil; kanın, gözyaşının, yıkımın ve sessiz mezarların toplamıdır.
Bugün dönüp dürüstçe sormak gerekiyor: Amerika gerçekten nerede savaş kazandı?
Çünkü modern tarihe baktığımızda Amerika’nın askeri gücü çok büyük olabilir, teknolojisi rakipsiz görünebilir, silah sanayisi devasa olabilir; ama savaşların sonucunu sadece tank sayısı, uçak kapasitesi ya da attığı füze belirlemez. Bir savaş, eğer geride milyonlarca parçalanmış hayat, yıkılmış şehir, yetim bırakılmış çocuk ve çökmüş toplumlar bırakıyorsa, orada “zafer” kelimesini kullanmak vicdani olarak da siyasi olarak da tartışmalıdır.
Amerika, girdiği coğrafyalarda çoğu zaman düzen değil kaos bıraktı. Demokrasi söylemiyle gittiği yerlerde mezhep çatışmaları derinleşti, terör örgütleri serpildi, devlet yapıları çöktü, halklar daha büyük acılarla baş başa kaldı. Vietnam’dan Irak’a, Afganistan’dan Suriye’ye kadar uzanan çizgide görülen tablo budur: üstün ateş gücü var, ama kalıcı çözüm yok; bombalar var, ama barış yok; müdahale var, ama istikrar yok.
Hollywood’un dünyasında savaş, birkaç kahramanın fedakârlığıyla iyi insanların kazandığı bir mücadeledir. Oysa gerçek hayatta Amerika’nın savaş pratiği çoğu kez havadan bombardıman, uzaktan operasyon, vekâlet savaşları ve “yan hasar” adı altında normalleştirilen sivil ölümleriyle hatırlanıyor. O “yan hasar” denilen şeyin aslında bir annenin çığlığı, bir çocuğun cansız bedeni, yıkılmış bir ev, silinmiş bir mahalle olduğu unutuluyor. Güçlü devletlerin raporlarına istatistik diye giren sayılar, halkların hafızasında birer travma olarak kalıyor.
Suriye bunun en çarpıcı örneklerinden biridir. Amerika, Suriye’de istediği siyasi sonucu üretemedi. Ne sahayı tam anlamıyla kontrol edebildi ne de kurduğu denklem sürdürülebilir oldu. Bölge, küresel güçlerin hesap alanına döndü; milyonlarca insan yerinden edildi; şehirler harabeye çevrildi; terör, vekil güçler ve dış müdahaleler birbirine karıştı. Sonuçta geriye net bir zafer hikâyesi değil, çok katmanlı bir başarısızlık ve büyük bir insanlık trajedisi kaldı. Eğer bir ülke savaşa girip ne barış kurabiliyor, ne güvenlik sağlayabiliyor, ne de meşru ve kalıcı bir düzen inşa edebiliyorsa, buna zafer demek propaganda olur, gerçek değil.
Amerika’nın asıl sorunu tam da burada başlıyor. Uzun yıllar boyunca kendi askeri ve ekonomik üstünlüğünü tarihin son sözü sandı. Dünyayı şekillendirme hakkını kendinde gördü. Ancak çağ değişti. Tek kutuplu dünya çatırdıyor. Amerika artık eskisi kadar mutlak belirleyici değil. Her müdahalesi daha fazla sorgulanıyor, her söylemi daha fazla kuşku uyandırıyor. “Özgürlük”, “insan hakları”, “demokrasi” gibi kavramlar, sahadaki görüntülerle çeliştiğinde inandırıcılığını yitiriyor.
Bir devlet yalnızca ekonomik krizlerle ya da askeri yenilgilerle çöküşe gitmez. Asıl çöküş, ahlaki meşruiyetini kaybettiğinde başlar. Amerika’nın bugün yaşadığı tam da budur. Dünyaya hukuk dersi verip uluslararası hukuku çıkarına göre eğip bükmesi, insan hakları söylemiyle hareket edip sivillerin ölümünü görmezden gelmesi, barış iddiasıyla savaşı derinleştirmesi, onu sadece dışarıda değil içeride de zayıflatmaktadır. Çünkü ikiyüzlü güç uzun süre ayakta kalamaz.
Bu yüzden mesele sadece “Amerika kazandı mı, kaybetti mi?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bir ülke, sürekli savaş üreterek ne kadar yaşayabilir? Silahla kurulan düzen ne kadar kalıcı olabilir? Bombalarla bastırılan coğrafyalar ne zaman gerçekten teslim olmuş sayılır? Tarih bize şunu gösteriyor: Halkların hafızasını hiçbir süper güç yenemez. Bugün askeri üstünlük sağlayanlar, yarın ahlaki ve siyasi iflasın simgesi hâline gelebilir.
Amerika belki birçok savaşa girdi, birçok ülkeyi vurdu, birçok rejimi sarstı. Ama gerçek zafer, şehirleri yıkmak değil; barış kurmaktır. Gerçek zafer, korku salmak değil; adalet tesis etmektir. Gerçek zafer, film sahnelerinde kahraman görünmek değil; insanlığın vicdanında meşru kalabilmektir. İşte bu yüzden yeniden soralım: Amerika nerede savaş kazandı, bilen var mı?
Çünkü perde kapandığında alkışlanan kahramanlık hikâyeleri değil, toprağa düşen çocukların sessizliği kalıyor.

Tarihi Doğru Okumak: Çocuklarımıza Gerçekleri Kim Anlatacak?
Helâke Götüren Yedi Büyük Tehlike
Amerika Nerede Savaş Kazandı, Bilen Var mı?
Balkan Antantı: Barış İradesi, Savaşın Gölgesi ve Bir Dönemin Sonu
Buz Gibi Gerçek: İçeceğinizdeki Görünmez Tehlike
İnsanlığa ve Barışa Uzanan Bir Yolculuk
Halk Yokluğa Sabreder, Yeter Ki Yönetim Adil Olsun