Rafet ULUTÜRK

İnsan hayatın anlamını çoğu zaman uzaklarda arıyor. Daha büyük evlerde, daha yüksek makamlarda, daha fazla parada, daha çok tanınmakta, daha hızlı yükselmekte…

Oysa hayatın en büyük hakikatlerinden biri her gece ve her sabah gözümüzün önünde yaşanıyor.

Akşam yatağa giriyoruz. Gözlerimizi kapatıyoruz. Dünya ile bağımız kesiliyor. Sabah olduğunda yeniden gözlerimizi açıyor, nefes alıyor, ayağa kalkıyor ve hayata devam ediyoruz.

Kalbimizi biz çalıştırmıyoruz.

Gece boyunca nefesimizi biz kontrol etmiyoruz.

Sabahı biz getirmiyoruz.

Güneşi biz doğurmuyoruz.

Bize yeniden bir gün daha veren, yeniden ayağa kalkma imkânı sağlayan Yaratandır.

İşte insanın kendisine sorması gereken ilk soru burada başlıyor:

“Bana bir gün daha verildi. Peki ben bugün neyi güzelleştireceğim?”

Çünkü yaşamak yalnızca nefes almak değildir.

Yaşamak, insanın kendisini geliştirmesi, çevresine fayda sağlaması ve her geçen gün ahlakını biraz daha güzelleştirmesi için verilmiş büyük bir imkândır.

YAŞAMAK, SADECE VAR OLMAK DEĞİLDİR

Bir insan seksen yıl yaşayabilir fakat dünyaya neredeyse hiçbir iz bırakmadan gidebilir.

Bir başka insan daha kısa bir ömür yaşar ama binlerce insanın hayatına dokunabilir.

Demek ki hayatın değeri yalnızca kaç yıl yaşadığımızla ölçülmez.

Asıl mesele şudur:

Yaşadığımız yılların içine ne kadar iyilik, emek, vefa, merhamet ve insanlık sığdırabildik?

Bugünün dünyasında insanın önüne sürekli başka hedefler konuluyor:

Daha fazla kazan.

Daha fazla tüket.

Daha fazla görün.

Daha güçlü ol.

Daha yukarı çık.

Fakat çok az kişi bize şunu söylüyor:

“Daha iyi bir insan ol.”

Oysa insanlığın bugün en fazla ihtiyaç duyduğu hedef budur.

GELECEĞİN EN BÜYÜK SORUNU TEKNOLOJİ DEĞİL, İNSAN KALİTESİDİR

Bugün devletler yapay zekâ için yarışıyor.

Enerji kaynakları için mücadele ediyor.

Savunma teknolojileri geliştiriyor.

Uzay yatırımları yapıyor.

Veriyi, çipleri, robotları, algoritmaları ve siber güvenliği konuşuyor.

Bütün bunlar önemlidir.

Fakat daha önemli bir soru vardır:

Bu gücü nasıl bir insan kullanacak?

Vicdansız bir insanın elindeki teknoloji tehlikeye dönüşebilir.

Ahlaksız bir insanın elindeki sermaye sömürü aracına dönüşebilir.

Adalet duygusu olmayan bir yöneticinin elindeki devlet gücü baskıya dönüşebilir.

Bilgili fakat karakteri zayıf bir insan, bilgisini toplumun zararına kullanabilir.

Bu nedenle geleceğin en büyük stratejik yatırımı yalnızca teknoloji üretmek değildir.

Teknolojiyi vicdanla kullanacak insan yetiştirmektir.

İşte burada aile, okul, toplum ve devlet aynı noktada buluşmaktadır.

Gelecek önce insan yetiştirerek kurulur.

GENÇLERİMİZE SADECE BAŞARIYI DEĞİL, KARAKTERİ DE ÖĞRETMELİYİZ

Gençlerimize yıllardır şu soruyu soruyoruz:

“Ne olacaksın?”

Doktor mu?

Mühendis mi?

Avukat mı?

İş insanı mı?

Akademisyen mi?

Yönetici mi?

Fakat çok daha temel bir soruyu yeterince sormuyoruz:

“Nasıl bir insan olacaksın?”

Çünkü meslek insanın yaptığı iştir.

Karakter ise insanın kim olduğudur.

Bir doktor çok başarılı olabilir ama merhametsiz olabilir.

Bir iş insanı çok zengin olabilir ama çalışanının hakkını yiyebilir.

Bir yönetici çok güçlü olabilir ama adaletsiz olabilir.

Bir akademisyen çok bilgili olabilir ama kibirli olabilir.

Demek ki diploma tek başına insanı tamamlamıyor.

Başarı da tek başına yeterli değildir.

Gençlerimize öğretmemiz gereken denklem şudur:

Bilgi + ahlak + çalışkanlık + sorumluluk + merhamet.

İşte geleceğin gerçek insan modeli budur.

GÜZEL AHLAK BİR ZAYIFLIK DEĞİL, GÜÇTÜR

Bugün bazı gençler iyi olmanın insanı geride bıraktığını düşünebiliyor.

“Çok dürüst olursan kaybedersin.”

“İyi olursan seni kullanırlar.”

“Herkes kendi çıkarına bakıyor.”

“Bu dünyada güçlü olan kazanır.”

Bu düşünceler toplumların ahlaki zeminini aşındırır.

Oysa güzel ahlak zayıflık değildir.

Tam tersine güçlü karakter ister.

Öfkelenebileceğin yerde kendini tutmak güçtür.

Haksız kazancı reddetmek güçtür.

Kimse görmediğinde doğru kalmak güçtür.

Makam sahibi olduğunda kibirlenmemek güçtür.

Gücün varken ezmemek güçtür.

İntikam alabilecekken affetmek güçtür.

İmkânın varken paylaşmak güçtür.

İnsan gerçek gücünü başkasını yenerek değil, kendi nefsini yöneterek gösterir.

BİR ÜLKENİN GERÇEK SERMAYESİ GÜVENDİR

Toplumların görünmeyen fakat çok büyük bir sermayesi vardır:

Güven.

İnsanlar birbirlerine güvenmiyorsa hayat zorlaşır.

Daha fazla denetim gerekir.

Daha fazla bürokrasi gerekir.

Daha fazla güvenlik gerekir.

Daha fazla sözleşme gerekir.

Daha fazla mahkeme gerekir.

Çünkü herkes birbirinden şüphe etmeye başlar.

Oysa insanların sözünün arkasında durduğu bir toplumda hayat kolaylaşır.

Esnaf müşterisini kandırmaz.

Memur görevini kötüye kullanmaz.

İşveren çalışanının hakkını verir.

Çalışan işini sahiplenir.

Yönetici devlet malını kendi malından daha fazla korur.

Vatandaş başkasının hakkına el uzatmaz.

İşte böyle bir toplum ekonomik olarak da güçlenir.

Bu nedenle ahlak yalnızca kişisel bir erdem değildir.

Ahlak aynı zamanda kalkınma politikasıdır.

“BANA NE?” DİYEN TOPLUMLAR ÇÖZÜLÜR

Toplumlar her zaman savaşlarla yıkılmaz.

Bazen ilgisizlikle çözülür.

Bir genç kötü alışkanlıklara düşmüş.

“Bana ne.”

Bir komşu yalnız kalmış.

“Bana ne.”

Bir çocuk eğitimden kopmuş.

“Bana ne.”

Bir aile geçinemiyor.

“Bana ne.”

Bir yaşlı yardıma muhtaç.

“Bana ne.”

İşte toplumların içten çöküşü bazen bu iki kelimeyle başlar:

“Bana ne?”

Bunun yerine başka bir kültürü yerleştirmeliyiz:

“Ben ne yapabilirim?”

Bu soru sorumluluk doğurur.

Sorumluluk çalışmayı doğurur.

Çalışma çözüm üretir.

Çözüm de toplumu değiştirir.

HER İNSANIN BİR ETKİ ALANI VARDIR

Herkes ülke yönetemez.

Herkes milyarlarca liralık yatırım yapamaz.

Herkes milyonlara hitap edemez.

Ama herkes bir hayatı değiştirebilir.

Bir öğretmen bir öğrenciyi değiştirebilir.

Bir baba evladını değiştirebilir.

Bir anne bir neslin karakterini şekillendirebilir.

Bir iş insanı onlarca gencin önünü açabilir.

Bir esnaf mahallesinde güven oluşturabilir.

Bir genç arkadaşını kötü bir alışkanlıktan kurtarabilir.

Bir insan başka bir insanın umudunu yeniden yeşertebilir.

Bu nedenle “Ben tek başıma ne yapabilirim?” demek doğru değildir.

Tarih çoğu zaman büyük kalabalıklarla değil, sorumluluk alan birkaç insanla değişmiştir.

GENÇLERE MESAJ: SİZDEN SADECE KARİYER DEĞİL, KARAKTER BEKLİYORUZ

Sevgili gençler,

Dünya size sürekli yarışmayı öğretecek.

Sınavlarda yarışacaksınız.

İş hayatında yarışacaksınız.

Teknolojide yarışacaksınız.

Ekonomide yarışacaksınız.

Fakat bütün yarışların içinde kaybetmemeniz gereken bir şey vardır:

İnsanlığınız.

Çok başarılı olun.

Dünyayı öğrenin.

Dil öğrenin.

Yapay zekâyı öğrenin.

Bilim öğrenin.

Ekonomiyi öğrenin.

Üretin.

Girişim kurun.

Dünyayla rekabet edin.

Ama bunları yaparken insanlığınızı kaybetmeyin.

Bir gün çok güçlü olabilirsiniz.

O gün güçsüzleri hatırlayın.

Bir gün çok zengin olabilirsiniz.

O gün yoksulları unutmayın.

Bir gün yönetici olabilirsiniz.

O gün kapınızın önünde bekleyen insanları küçümsemeyin.

Bir gün ün sahibi olabilirsiniz.

O gün nereden geldiğinizi unutmayın.

Çünkü insanın büyüklüğü ulaştığı makamda değil, ulaştığı makamdayken nasıl davrandığında ortaya çıkar.

HER SABAH ÜÇ SORU

Belki gençlerimize ve kendimize her sabah üç soru sormayı öğretmeliyiz:

Bugün ne öğreneceğim?

Bugün ne üreteceğim?

Bugün kime faydam dokunacak?

Bu üç soru bir hayatı değiştirebilir.

Milyonlarca insanın bu üç soruyla güne başladığı bir ülkenin geleceği de değişir.

Çünkü kalkınma yalnızca büyük devlet projeleriyle olmaz.

Kalkınma, milyonlarca insanın her gün doğru küçük işler yapmasıyla da oluşur.

YAŞAMAK GÜZELDİR, AMA GÜZEL YAŞAMAK DAHA BÜYÜK BİR MESELEDİR

Yaşamak güzeldir.

Sabah uyanmak güzeldir.

Sevmek güzeldir.

Üretmek güzeldir.

Çocukların gülüşünü görmek güzeldir.

Bir dostun sesini duymak güzeldir.

Bir ağacın altında oturmak güzeldir.

Bir eser bırakmak güzeldir.

Fakat bütün bunlardan daha önemli bir mesele vardır:

Güzel yaşamak.

Güzel yaşamak, güzel ahlakla mümkündür.

Çünkü yaşam bize yalnızca tüketelim diye verilmedi.

Birbirimizi ezelim diye verilmedi.

Kibirlenelim diye verilmedi.

Sadece kendimiz için yaşayalım diye verilmedi.

Yaşamak; iyiliği çoğaltmak, ahlakı güzelleştirmek ve dünyayı bizden sonrakilere biraz daha iyi bırakmak için verilmiş bir emanettir.

2050’NİN DÜNYASI BUGÜNÜN ÇOCUKLARINDA KURULUYOR

2050 yılı uzak değildir.

Bugünün çocukları o dünyanın yöneticileri olacaktır.

Bugün onlara ne öğretirsek yarın onu yaşayacağız.

Bugün yalnızca rekabet öğretirsek yarın acımasız bir toplum görebiliriz.

Sadece tüketim öğretirsek yarın doymayan bir nesil görebiliriz.

Sadece başarı öğretirsek fakat ahlak öğretmezsek güçlü fakat vicdansız insanlar yetiştirebiliriz.

Bu nedenle geleceğin eğitim modeli dört sütun üzerine kurulmalıdır:

Bilgi.
Karakter.
Üretim.
Sorumluluk.

Bunlardan biri eksik olduğunda insan da eksik kalır.

SON SÖZ: BİR GÜN DAHA VERİLDİYSE BİR GÖREV DAHA VARDIR

Bu akşam yine yatağa gireceğiz.

Gözlerimizi kapatacağız.

Yarın sabah uyanıp uyanmayacağımızı bilmiyoruz.

Ama sabah gözümüzü açarsak şunu bilmeliyiz:

Bize bir gün daha verilmiştir.

O gün yalnızca takvimde yeni bir tarih değildir.

Yeni bir fırsattır.

Bir yanlışımızı düzeltmek için.

Bir insanın gönlünü almak için.

Bir şey öğrenmek için.

Bir şey üretmek için.

Bir çocuğun önünü açmak için.

Bir yaşlıyı sevindirmek için.

Bir aileye destek olmak için.

Bir gence umut olmak için.

Kendimizi biraz daha geliştirmek için.

Ve en önemlisi:

Ahlakımızı biraz daha güzelleştirmek için.

Gençlere bırakacağımız en önemli söz de belki budur:

Hayatta büyük olun ama kibirli olmayın.

Güçlü olun ama zalim olmayın.

Zengin olun ama cimri olmayın.

Bilgili olun ama insanları küçümsemeyin.

Başarılı olun ama vicdanınızı kaybetmeyin.

Dünyayı değiştirin ama önce kendinizi güzelleştirin.

Çünkü insanın en büyük eseri kurduğu bina, kazandığı servet veya taşıdığı unvan değildir.

İnsanın en büyük eseri kendi karakteridir.

Ve unutmayalım:

YAŞAMAK GÜZELDİR.

Ama asıl görevimiz yalnızca yaşamak değildir.

BİZ YAŞARKEN AHLAKI GÜZELLEŞTİRMEK, İYİLİĞİ ÇOĞALTMAK VE İNSANLIĞI BİZDEN SONRAKİLERE DAHA GÜZEL BIRAKMAK İÇİN VARIZ.

Her sabah yeniden gözümüzü açıyorsak, hayat bize hâlâ aynı soruyu soruyor demektir:

“Bugün dünyaya ne kattın ve bugün nasıl bir insan oldun?”