İbrahim SOYTÜRK

Tarih bazen büyük saraylarda değil, bir dağın başında unutulmuş birkaç taşın arasında saklanır.

Devletler yıkılır, hükümdarlar ölür, ordular dağılır, şehirlerin isimleri değişir. Fakat insanın taşa bıraktığı işaret bazen binlerce yıl ayakta kalır.

Osmaniye’nin Kadirli ilçesi yakınlarındaki Karatepe-Aslantaş da böylesine önemli bir tarih kapısıdır.

Bir zamanlar dağlarda dolaşan insanların gördüğü kabartmalar ve “aslanlı taşlar”, bilim dünyasının dikkatini çekince Anadolu tarihinin en önemli arkeolojik keşiflerinden biri ortaya çıktı. Arkeolog Halet Çambel’in uzun yıllar emek verdiği Karatepe-Aslantaş, yalnızca görkemli bir kale veya açık hava müzesi değildir.

Burası aynı zamanda Anadolu’nun kaybolmuş dillerinden birinin yeniden anlaşılmasına yardım eden taş bir arşivdir.

BİR ÇOBANIN GÖRDÜĞÜNÜ BİLİMİN OKUMASI

Tarihin ilginç bir tarafı vardır:

Büyük keşifler her zaman büyük laboratuvarlarda başlamaz.

Bazen bir köylünün anlattığı hikâyeyle, bazen bir çobanın gösterdiği patikayla, bazen de yıllardır aynı yerde duran fakat kimsenin önemsemediği bir taşla başlar.

Karatepe-Aslantaş’ın hikâyesinin bize verdiği ilk ders budur:

Halk hafızası küçümsenmemelidir.

Çünkü bir coğrafyada yaşayan insanlar, akademik isimlerini bilmeseler bile geçmişin izlerini kuşaktan kuşağa taşıyabilirler.

“Orada aslan taşları var” denilen şey, bilim insanının gözünde bir anda başka bir anlam kazanabilir.

Çobanın gördüğü taştır.

Arkeoloğun gördüğü eserdir.

Dilbilimcinin gördüğü yazıdır.

Tarihçinin gördüğü devlettir.

Stratejistin görmesi gereken ise medeniyet hafızasıdır.

İKİ DİL, TEK MESAJ

Karatepe-Aslantaş’ı dünya arkeolojisi açısından olağanüstü değerli yapan unsurlardan biri, yazıtların Fenikece ve Anadolu hiyeroglifleriyle yazılmış olmasıdır.

Aynı veya paralel metnin iki farklı yazı sistemiyle kaydedilmiş olması, Anadolu hiyerogliflerinin ve Luvice metinlerin anlaşılması çalışmalarına çok önemli katkı sağladı.

Bu nedenle Karatepe yazıtları zaman zaman Anadolu dilleri araştırmaları bakımından “Rosetta Taşı”na benzetilir.

Fakat burada daha büyük bir soru sormamız gerekir:

Bir hükümdar neden aynı mesajı iki farklı dil ve yazıyla taşa kazıtır?

Cevap yalnızca dilbilim değildir.

Cevap aynı zamanda siyasettir.

Demek ki o coğrafyada farklı kültürlerle temas eden bir toplum vardı.

Demek ki ticaret yolları vardı.

Demek ki farklı topluluklara ulaşılması gerekiyordu.

Demek ki iktidar, mesajının mümkün olduğunca geniş bir çevrede anlaşılmasını istiyordu.

Bugün devletlerin uluslararası yayın kuruluşları, farklı dillerde internet siteleri ve diplomatik iletişim ağları varsa, eski çağların hükümdarlarının iletişim araçlarından biri de taştı.

Bu açıdan baktığımızda Karatepe yalnızca arkeolojik alan değildir.

Aynı zamanda yaklaşık üç bin yıl öncesinden kalan bir kamu diplomasisi belgesidir.

ASLANLAR NEDEN KAPIDA?

Eski dünyanın şehirlerinde kapı yalnızca giriş yeri değildi.

Kapı, devletin yüzüydü.

Bir şehre giren yabancı ilk olarak oradaki sembollerle karşılaşırdı.

Aslan figürlerinin tercih edilmesi tesadüf değildir. Aslan; kuvveti, iktidarı, koruyuculuğu ve hükümdarlığı temsil eden en eski sembollerden biridir.

Dolayısıyla o taş aslanlar yalnızca süsleme değildir.

Sessizce şunu söylerler:

“Burada bir düzen vardır.”

“Burada bir otorite vardır.”

“Burada kendisini koruyabilecek bir siyasi yapı vardır.”

Bugünün devletleri sınır kapılarına bayraklarını, armalarını ve devlet sembollerini koyuyor.

Üç bin yıl önce bunun başka biçimleri vardı.

Araç değişmiştir.

Devlet psikolojisi çok fazla değişmemiştir.

TAŞ ÜZERİNDEKİ DEVLET AKLI

Bir yazıyı taşa kazımak zahmetlidir.

Dolayısıyla taşa gelişigüzel şeyler yazılmaz.

Taş, kalıcılık iddiasıdır.

Hükümdar aslında geleceğe seslenmektedir:

“Ben buradaydım.”

“Bu topraklarda bir düzen kuruldu.”

“Bu şehir bizim medeniyetimizin parçasıydı.”

İşte arkeolojinin stratejik önemi burada ortaya çıkar.

Toprak üzerinde yalnız bugünün insanları yaşamaz.

Geçmiş de yaşar.

Her höyük, kale, kitabe, mezar taşı, köprü ve ibadethane coğrafyanın hafızasına bırakılmış bir mühürdür.

Bu nedenle kültürel miras yalnız turizm konusu değildir.

Aynı zamanda kimlik, tarih ve medeniyet meselesidir.

ANADOLU’NUN GERÇEK ZENGİNLİĞİ: ÜST ÜSTE BİNEN MEDENİYETLER

Anadolu’nun büyüklüğünü anlamak için tarihi tek bir döneme hapsetmemek gerekir.

Hititler…

Geç Hitit/Luvi kültür çevreleri…

Frigler…

Urartular…

Helenistik krallıklar…

Roma…

Bizans…

Selçuklu…

Beylikler…

Osmanlı…

Türkiye Cumhuriyeti…

Anadolu’nun olağanüstü tarafı, medeniyetlerin birbirini tamamen silmemesi; çoğu zaman birbirinin üzerine yeni katmanlar bırakmasıdır.

Bu nedenle Anadolu’da birkaç kilometrelik yolculuk bazen birkaç bin yıllık tarih yolculuğuna dönüşür.

Biz bu coğrafyanın yalnız bugünkü sakinleri değiliz.

Aynı zamanda onun bütün tarihî mirasının emanetçileriyiz.

HALET ÇAMBEL: BİR ARKEOLOGDAN DAHA FAZLASI

Karatepe-Aslantaş denildiğinde Prof. Dr. Halet Çambel’in emeğini ayrıca hatırlamak gerekir.

Çünkü arkeoloji yalnızca toprağı kazmak değildir.

Bulduğunu korumak, anlamlandırmak ve gelecek kuşaklara bırakmak da gerekir.

Çambel’in Karatepe’deki yaklaşımının en önemli taraflarından biri, eserlerin bulundukları çevreyle birlikte korunmasına verilen önemdi.

Bu anlayış bize bugün de gerekli olan bir ilkeyi gösteriyor:

Tarihi korumak, taşı müzeye götürmekten ibaret değildir; tarihi kendi coğrafyasıyla yaşatabilmektir.

Dağ…

Orman…

Kale…

Kapı…

Kabartma…

Yazı…

Bunların tamamı birlikte bir hikâye anlatır.

Birini diğerinden kopardığınızda hikâyenin bir bölümünü kaybedersiniz.

BİR ÜLKENİN TOPRAĞININ ALTI DA STRATEJİK SERVETTİR

  1. yüzyılda ülkelerin zenginliği konuşulduğunda petrol, doğal gaz, altın, teknoloji ve savunma sanayii öne çıkıyor.

Fakat başka bir servet daha vardır:

Tarihî sermaye.

İtalya Roma’yı, Mısır piramitleri, Yunanistan antik şehirlerini dünya çapında bir kültürel güç unsuruna dönüştürüyor.

Türkiye ise insanlık tarihinin en yoğun arkeolojik coğrafyalarından birinin üzerinde bulunuyor.

Göbeklitepe’den Çatalhöyük’e, Hattuşa’dan Efes’e, Troya’dan Nemrut’a, Karatepe-Aslantaş’tan sayısız höyük ve kaleye kadar Anadolu adeta açık hava tarih atlasıdır.

Bu miras doğru anlatılırsa yalnız turist getirmez.

Ülkeye kültürel ağırlık kazandırır.

Çünkü dünyada yalnız ekonomik ve askerî güç yoktur.

Bir de medeniyet anlatısını dünyaya kabul ettirebilme gücü vardır.

ARKEOLOJİ BİR MİLLÎ GÜVENLİK MESELESİ MİDİR?

İlk bakışta iddialı gelebilir.

Fakat kültürel mirasın korunması uzun vadede stratejik bir meseledir.

Çünkü tarihî eser kaçakçılığı, kaçak kazılar, definecilik, bilinçsiz şehirleşme ve tarihî alanların tahrip edilmesi yalnız birkaç taşın kaybolması değildir.

Bir ülkenin hafızasının parçalanmasıdır.

Bir eser yurt dışına kaçırıldığında yalnız maddi değeri gitmez.

O eserin coğrafyayla kurduğu bağ da kopar.

Bu nedenle Türkiye’nin arkeolojik alanlarını yalnız Kültür ve Turizm Bakanlığının konusu olarak görmek eksik kalır.

Üniversiteler, yerel yönetimler, okullar, sivil toplum ve bölge halkı birlikte tarih bilinci oluşturmalıdır.

En güçlü koruma sistemi bazen tel örgü değildir.

Kendi tarihinin değerini bilen insandır.

ÇOBANI UNUTMAYALIM

Karatepe’nin hikâyesindeki en etkileyici sembollerden biri yine başlangıç noktasındadır:

Dağdaki taşları gören insan.

Bilim insanları eserleri çözebilir.

Devlet onları koruyabilir.

Müzeler sergileyebilir.

Fakat coğrafyayı gerçekten yaşayan insanlar köylüler, çobanlar, çiftçiler ve yöre halkıdır.

Onların gözlem ve anlatıları küçümsendiğinde tarih ile toplum arasındaki bağ kopar.

Bu nedenle Anadolu arkeolojisinin geleceğinde bölge halkı yalnız seyirci değil, kültürel mirasın doğal koruyucusu olmalıdır.

Çocuğa yaşadığı köyün yakınındaki kalenin hikâyesini öğretirseniz o çocuk büyüdüğünde kaleyi taş ocağı olarak görmez.

Onu miras olarak görür.

ASIL HAZİNE ALTIN DEĞİL, BİLGİDİR

Yüzyıllardır insanlar eski şehirlerin altında altın aradı.

Oysa arkeolojinin bize öğrettiği çok daha büyük bir gerçek vardır:

Toprağın altındaki en değerli hazine çoğu zaman altın değildir.

Bilgidir.

Bir kırık tablet, bir imparatorluğun ekonomisini anlatabilir.

Bir mühür, devlet teşkilatını gösterebilir.

Bir mezar, binlerce yıl önceki insanın inançlarını açıklayabilir.

Bir tohum, o dönemin tarımını ortaya çıkarabilir.

Ve birkaç satırlık çift dilli bir yazıt, unutulmuş bir dilin yeniden anlaşılmasına yardım edebilir.

Altın harcanır.
Bilgi ise insanlığın hafızasına katılır.

TAŞLAR BİZE NE SÖYLÜYOR?

Karatepe-Aslantaş’ın taşları bugün hâlâ konuşuyor.

Fakat söyledikleri yalnız eski bir hükümdarın adı veya geçmişte kurulmuş bir krallığın hikâyesi değildir.

Bize daha büyük bir mesaj veriyorlar:

Medeniyet, kendisini geleceğe anlatabildiği ölçüde yaşar.

Üç bin yıl önce birileri düşüncelerini taşa kazıdı.

Üç bin yıl sonra biz onları okumaya çalışıyoruz.

Peki biz bugünden üç bin yıl sonrasına ne bırakacağız?

Beton yığınları mı?
Tahrip edilmiş tarihî alanlar mı?

Unutulmuş diller mi?
Yoksa geçmişini koruyan, bilim üreten ve kendi medeniyet hafızasını gelecek kuşaklara aktarabilen güçlü bir toplum mu?

Belki de Karatepe’nin aslanları bize tam olarak bunu soruyor.

Onlar üç bin yıldır aynı yerde bekliyor.

Krallar geçti.
Ordular geçti.
Sınırlar değişti.
Diller değişti.
Ama taş kaldı.

Çünkü bazen tarihin en güçlü sesi, hiç bağırmadan konuşan bir taştır.