Belgrad ve Mohaç’ı Anmak Yetmez; O Stratejik Aklı Yeniden Kurmak Gerekir
Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı
Tarihe yalnızca geçmişte ne olduğunu öğrenmek için bakarsak, elimizde güzel hatıralar kalır.
Fakat tarihe, “Onlar dünyayı nasıl okudular, hangi yolları gördüler, hangi kapıları açtılar ve biz bugün neyi görmeliyiz?” sorusuyla bakarsak tarih bir gelecek pusulasına dönüşür.
Belgrad ve Mohaç’a da böyle bakmak gerekiyor.
Mesele yalnızca Osmanlı ordusunun bir kaleyi alması veya büyük bir meydan savaşını kazanması değildir.
Asıl mesele, bir devletin coğrafyayı stratejiye, stratejiyi güce, gücü siyasi sonuca dönüştürme kapasitesidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı da geçmişin savaşlarını tekrar etmek değil, o dönemlerin stratejik düşünme kabiliyetini 21. yüzyılın şartlarında yeniden üretmektir.
Çünkü dünya yeniden şekilleniyor.
Ve yeni dünyanın Belgradları da Mohaçları da artık sadece haritalardaki şehirler değildir.
BELGRAD BİR ŞEHİR DEĞİL, BİR JEOPOLİTİK DÜĞÜMDÜ
1521’de Belgrad’ın Osmanlı hâkimiyetine geçmesini sadece askerî fetih olarak okumak büyük resmi kaçırmak olur.
Belgrad’ın asıl önemi coğrafyasındaydı.
Tuna…
Balkanlar…
Orta Avrupa…
Kara ve nehir yolları…
Belgrad bunların kesiştiği stratejik bir kapıydı.
Osmanlı’nın yaptığı aslında bir kale almaktan daha büyüktü:
Bir ulaşım ve güç koridorunun kilidini açıyordu.
Ardından 29 Ağustos 1526’da Mohaç geldi.
İşte buradan bugüne ulaşan çok önemli bir devlet aklı vardır:
Büyük devletler şehirleri değil, sistemleri görür.
Bir limana baktıklarında sadece limanı görmezler.
Arkasındaki ticaret yollarını görürler.
Bir demiryoluna baktıklarında rayları değil, bağlayacağı ekonomik havzaları düşünürler.
Bir adaya baktıklarında birkaç kilometrekare toprağı değil, deniz yetki alanlarını hesaplarlar.
Bir teknoloji şirketine baktıklarında bilançosunu değil, geleceğin verisini görürler.
Bir üniversiteye baktıklarında binaları değil, yirmi yıl sonraki insan gücünü görürler.
İşte stratejik devlet aklı budur.
OSMANLI’NIN ASIL GÜCÜ KILIÇ DEĞİL, ORGANİZASYONDU
Geçmişimizi anlatırken bazen kendimize haksızlık ediyoruz.
Osmanlı başarısını yalnızca askerî cesaret üzerinden anlatıyoruz.
Elbette cesaret vardı.
Fakat tek başına cesaret imparatorluk kuramaz.
Ordunun arkasında maliye vardı.
Lojistik vardı.
Menzil sistemi vardı.
İstihbarat vardı.
Diplomasi vardı.
Topçu teknolojisi vardı.
İnsan kaynağı vardı.
Köprü kuranlar vardı.
Yol açanlar vardı.
Erzak taşıyanlar vardı.
Harita ve arazi bilgisi vardı.
Yani görünen ordunun arkasında görünmeyen büyük bir devlet organizasyonu bulunuyordu.
Mohaç’ın kısa sürede sonuçlanmış olması bu nedenle bizi yanıltmamalıdır.
Savaş kısa sürdü; fakat o sonucu mümkün kılan hazırlık yıllarca sürdü.
Bu cümle aslında bugünün Türkiye’si için de büyük bir ders taşıyor.
21. YÜZYILIN SAVAŞLARI TOPRAKTAN ÇOK SİSTEMLER ÜZERİNDE
Bugün dünya 1526’nın dünyası değildir.
Tanklar, uçaklar ve ordular hâlâ önemlidir.
Ancak mücadele alanı çok genişlemiştir.
Artık ülkeler arasında aynı anda birçok cephede rekabet yaşanıyor:
Savunma teknolojisi, yapay zekâ, enerji, uzay, siber güvenlik, çipler, finans, gıda, su, lojistik, deniz yolları, kritik madenler ve veri.
Dolayısıyla 21. yüzyılın fetih anlayışı da değişmiştir.
Toprak fethetmek değil;
bilgiyi, teknolojiyi, pazarı ve geleceği kazanmak önemlidir.
Bugünün büyük zaferi başka bir ülkenin toprağına bayrak dikmek değil, dünyanın kullandığı teknolojinin üzerine kendi markanı yazabilmektir.
BUGÜNÜN BELGRAD’I NEREDEDİR?
Asıl sormamız gereken soru budur.
1521’de Belgrad stratejik bir kapıydı.
Peki 2026’nın stratejik kapıları nerede?
Bence bir tane değil, onlarca Belgrad vardır.
Çip teknolojisi bir Belgrad’dır.
Yapay zekâ bir Belgrad’dır.
Enerji güvenliği bir Belgrad’dır.
Uzay teknolojileri bir Belgrad’dır.
Siber güvenlik bir Belgrad’dır.
Nitelikli eğitim bir Belgrad’dır.
Limanlar ve lojistik merkezleri bir Belgrad’dır.
Kritik madenler bir Belgrad’dır.
Su ve gıda güvenliği geleceğin en önemli Belgradlarından biri olabilir.
Bunların kapısını açan ülkeler, 21. yüzyılın güç merkezleri arasında olacaktır.
Açamayan ülkeler ise teknoloji satın alan, enerji satın alan, veri sistemlerini başkalarından alan ve başkalarının kurduğu ekonomik düzen içerisinde yaşamaya mecbur kalan ülkeler olacaktır.
TÜRKİYE ARTIK HARİTAYA MERKEZDEN BAKMALIDIR
Türkiye’nin önündeki en önemli zihinsel değişimlerden biri burada başlamalıdır.
Kendimizi dünyanın kenarında duran bir ülke gibi görmemeliyiz.
Haritaya İstanbul’dan baktığımızda farklı bir dünya ortaya çıkar.
Batımızda Balkanlar ve Avrupa…
Kuzeyimizde Karadeniz…
Kuzeydoğumuzda Kafkasya…
Doğumuzda Orta Asya’ya uzanan Türk dünyası…
Güneyimizde Ortadoğu…
Güneybatımızda Akdeniz…
Daha aşağıda Afrika…
Ve bütün bu coğrafyaların arasında Türkiye.
Bu sıradan bir coğrafi konum değildir.
Türkiye bir kavşak ülkedir.
Fakat kavşakta bulunmak tek başına güç değildir.
Kavşağı yöneten güç kazanır.
BALKANLAR TÜRKİYE İÇİN GEÇMİŞ DEĞİL GELECEKTİR
Belgrad ve Mohaç bize Balkanların tarihimizdeki önemini hatırlatıyor.
Ancak Balkanlara sadece Osmanlı hatıraları üzerinden bakmak da eksik olur.
Bugün Balkanlar;
Avrupa ile Türkiye arasında ticaret koridorudur.
Enerji geçiş bölgesidir.
Demiryolu coğrafyasıdır.
Tuna havzasıdır.
Karadeniz ile Adriyatik arasındaki stratejik kuşaktır.
Ve milyonlarca insanın ortak tarihinin bulunduğu bir medeniyet coğrafyasıdır.
Türkiye’nin Balkan politikası bu nedenle sadece geçmişe dayalı kültürel bağlardan oluşmamalıdır.
Yeni dönemde bunun yanına üniversiteler, teknoloji merkezleri, ticaret ağları, lojistik yatırımlar, kültürel diplomasi, ortak girişimler ve gençlik hareketliliği eklenmelidir.
Balkanlarda Türk etkisinin geleceği yalnızca tarih kitaplarında değil, ekonomide ve insan ilişkilerinde kurulmalıdır.
TUNA’YI YENİDEN OKUMALIYIZ
Osmanlı’nın Avrupa stratejisini anlamak isteyenlerin sadece savaş haritalarına değil, Tuna Nehri’ne de bakması gerekir.
Tuna dün önemliydi.
Bugün de önemlidir.
Fakat bugün mesele orduların ilerlemesi değildir.
Ticaretin ilerlemesidir.
Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Balkanları Adriyatik, Karadeniz, Orta Avrupa ve Anadolu arasında birbirine bağlayan çok daha geniş bir ekonomik perspektif geliştirmesi gerekir.
Demiryolları…
Limanlar…
Nehir taşımacılığı…
Enerji hatları…
Dijital altyapılar…
Lojistik merkezleri…
Birbirinden bağımsız düşünülmemelidir.
Çünkü yeni çağda güç, bağlantı kurabilme kapasitesidir.
KARADENİZ’DEN AKDENİZ’E, ORADAN KIZILDENİZ’E
Türkiye’nin stratejik vizyonu Balkanlarla da sınırlı kalamaz.
Haritayı büyütelim.
Karadeniz…
İstanbul ve Çanakkale Boğazları…
Ege…
Doğu Akdeniz…
Süveyş…
Kızıldeniz…
Afrika Boynuzu…
Hint Okyanusu…
Dünya ticaretinin büyük bölümü bu tür deniz ve boğaz sistemlerinin güvenliğine bağlıdır.
Dolayısıyla geleceğin Türkiye’si sadece kara devleti değildir.
Aynı zamanda güçlü bir deniz devleti olmak zorundadır.
Limanları güçlü olmayan, ticaret filosu gelişmeyen, deniz teknolojileri üretmeyen, enerji ve iletişim hatlarını koruyamayan bir ülkenin küresel güç iddiası eksik kalır.
TÜRK DÜNYASI:
TARİHÎ DUYGUDAN EKONOMİK SİSTEME
Önümüzde çok daha büyük bir coğrafya bulunuyor.
Anadolu’dan Kafkasya’ya…
Azerbaycan’dan Hazar’a…
Orta Asya’ya…
Türkistan’a…
Türk dünyası fikri yalnızca ortak tarih ve kültür üzerinden ilerlememelidir.
Bunun ekonomik altyapısı kurulmalıdır.
Ortak ulaştırma ağları…
Enerji bağlantıları…
Üniversite işbirlikleri…
Bilim merkezleri…
Teknoloji ortaklıkları…
Öğrenci hareketliliği…
Ortak yatırım fonları…
Dijital ticaret…
Kültürel üretim…
Bunlar güçlendikçe Türk dünyası bir duygu coğrafyasından stratejik işbirliği havzasına dönüşebilir.
YENİ İPEK YOLUNDA TÜRKİYE’NİN YERİ
Dünya ticaret yolları yeniden şekilleniyor.
Asya ile Avrupa arasındaki ulaşım hatlarının çeşitlenmesi, Türkiye’ye çok önemli fırsatlar sunuyor.
Ancak burada da sadece “Türkiye köprü ülke” demek yetmez.
Ben daha ileri bir kavram öneriyorum:
Türkiye köprü değil, merkez ülke olmalıdır.
Köprüden geçilir.
Merkezde ise yatırım yapılır.
Üretim yapılır.
Teknoloji geliştirilir.
Finansman sağlanır.
Karar alınır.
Türkiye’nin hedefi sadece Çin’den veya Orta Asya’dan gelen yüklerin Avrupa’ya geçtiği ülke olmak değil; o ticaretin üretim, depolama, sigorta, finans, teknoloji ve dağıtım merkezlerinden biri olmaktır.
İşte gerçek stratejik sıçrama budur.
GÖKYÜZÜNÜ KAYBEDEN GELECEĞİ KAYBEDER
Geçmişte devletlerin sınırları kara ve denizle tarif ediliyordu.
Şimdi üçüncü büyük alan gökyüzü ve uzaydır.
Uydular olmadan haberleşme eksik kalır.
Navigasyon zorlaşır.
İstihbarat kapasitesi azalır.
Tarım planlaması etkilenir.
Afet yönetimi zorlaşır.
Savunma sistemleri zayıflar.
Bu nedenle geleceğin bağımsızlık anlayışında uzay teknolojileri lüks değil, stratejik zorunluluktur.
Bir zamanlar kaleler ne kadar önemliyse bugün bazı açılardan uydular o kadar önemlidir.
VERİ: YENİ ÇAĞIN STRATEJİK TOPRAĞI
Daha da görünmez bir alan var.
Veri.
Milyarlarca insanın davranışları, alışkanlıkları, ekonomik hareketleri ve tercihleri dijital sistemlerde işleniyor.
Yapay zekânın temel hammaddelerinden biri de veridir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde milli egemenlik tartışması sadece sınırlar üzerinden yapılmayacaktır.
Verimiz nerede tutuluyor?
Algoritmalarımızı kim geliştiriyor?
Dijital altyapımız kimin teknolojisine bağımlı?
Kendi yapay zekâ modellerimizi geliştirebiliyor muyuz?
Bu sorular giderek daha stratejik hâle gelecektir.
Geleceğin bağımsızlığı dijital bağımsızlığı da içerecektir.
ASIL MESELE İNSANDIR
Fakat bütün bunların üzerinde başka bir mesele vardır.
İnsan.
Belgrad’ı fetheden de insandı.
Mohaç’taki stratejiyi uygulayan da insandı.
Milli Mücadele’yi zafere taşıyan da insandı.
Bugünün teknolojisini geliştirecek olan da insan olacaktır.
Bu nedenle Türkiye’nin en büyük stratejik yatırımı ne köprü ne fabrika ne savaş uçağıdır.
Bunların hepsini yapacak olan:
Nitelikli insandır.
Çocuklarımızı ezberle değil düşünmeyle yetiştirmeliyiz.
Soru sormayı öğretmeliyiz.
Matematik öğretmeliyiz.
Tarih öğretmeliyiz.
Kodlama öğretmeliyiz.
Dil öğretmeliyiz.
Felsefe öğretmeliyiz.
Üretmeyi öğretmeliyiz.
Ve belki hepsinden önemlisi:
Özgüven kazandırmalıyız.
29 AĞUSTOS’TAN 30 AĞUSTOS’A:
İKİ TARİH, BÜYÜK BİR MESAJ
29 Ağustos 1526’da Mohaç…
30 Ağustos 1922’de Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin zaferle sonuçlanması…
Bunları birbirine tarihsel olarak karıştırmadan, millet hafızasının farklı dönemleri olarak okumalıyız.
Mohaç Osmanlı’nın Avrupa’daki güç siyasetinin zirve anlarından biriydi.
30 Ağustos ise Türk milletinin bağımsızlığını ve Anadolu’daki geleceğini savunduğu Milli Mücadele’nin belirleyici dönüm noktalarından biri oldu.
Birinde yükselen imparatorluğun stratejik iradesini;
diğerinde vatanını kaybetmemek için ayağa kalkan milletin bağımsızlık iradesini görüyoruz.
Farklı çağlar…
Farklı şartlar…
Ama çok önemli ortak dersler:
Hazırlık.
Liderlik.
Organizasyon.
İrade.
Doğru zamanlama.
2053’Ü KONUŞACAKSAK 2071’İ DE DÜŞÜNMELİYİZ
Bir devletin büyüklüğü gelecek seçimleri düşünmesiyle değil, gelecek nesilleri planlamasıyla ölçülür.
Türkiye’nin 10 yıllık değil, 50 yıllık stratejik perspektife ihtiyacı vardır.
2053 Türkiye’sinde nüfusumuz nasıl olacak?
Su kaynaklarımız yeterli olacak mı?
Enerjimizi nereden sağlayacağız?
Yapay zekâda hangi seviyede olacağız?
Üniversitelerimiz nerede olacak?
Savunma sanayimiz hangi teknolojileri üretecek?
Balkanlarla ilişkimiz ne seviyede olacak?
Türk dünyasının ekonomik entegrasyonu ne durumda olacak?
Uzayda hangi kabiliyetlere sahip olacağız?
Gençlerimiz dünyayla rekabet edebilecek mi?
Bunları bugünden konuşmuyorsak, yarının dünyasını başkaları bizim adımıza planlar.
YENİ KIZILELMA:
GELECEĞİ KURABİLMEK
Kızılelma’yı yalnızca ulaşılması gereken coğrafi bir hedef olarak görmemek gerekir.
Her çağ kendi Kızılelma’sını üretir.
Bugünün Kızılelması;
bilimde öncü Türkiye’dir.
Teknolojisini üreten Türkiye’dir.
Savunmada güçlü Türkiye’dir.
Enerjisini çeşitlendiren Türkiye’dir.
Balkanlarda barış üreten Türkiye’dir.
Türk dünyasını yakınlaştıran Türkiye’dir.
Afrika’yla eşit ortaklıklar geliştiren Türkiye’dir.
Denizlerinde güçlü Türkiye’dir.
Uzayda var olan Türkiye’dir.
Ve hepsinden önemlisi:
Kendi kararını kendisi verebilen Türkiye’dir.
ZAFER ARTIK
GELECEĞİ ÖNCEDEN GÖREBİLMEKTİR
Belgrad’ı ve Mohaç’ı anarken geçmişe hapsolmayalım.
O günlerin asıl dersini alalım.
Atalarımız çağlarının coğrafyasını okudular.
Biz çağımızın dünyasını okumalıyız.
Onlar stratejik geçitleri gördüler.
Biz enerji ve ticaret koridorlarını görmeliyiz.
Onlar kaleler inşa ettiler.
Biz teknoloji ekosistemleri kurmalıyız.
Onlar yollar açtılar.
Biz demiryollarını, limanları, dijital ağları ve bilgi koridorlarını birbirine bağlamalıyız.
Onlar ordular yetiştirdiler.
Biz bilim insanları, mühendisler, girişimciler, diplomatlar ve büyük düşünebilen gençler yetiştirmeliyiz.
Çünkü mesele geçmişte kaç meydan savaşı kazandığımız değildir.
Asıl soru şudur:
21. yüzyıl bittiğinde Türkiye dünya tarihinin neresinde olacaktır?
Başkalarının kurduğu düzeni takip eden bir ülke mi?
Yoksa barış, teknoloji, ticaret, kültür ve güven üreterek çevresindeki coğrafyanın geleceğinin şekillenmesine katkı sağlayan bir merkez ülke mi?
Benim arzu ettiğim Türkiye ikincisidir.
Belgrad bize kapıları görmeyi, Mohaç hazırlığın gücünü, Malazgirt ufuk açmayı, Çanakkale direnmenin anlamını, 30 Ağustos ise bağımsız yaşamanın bedelini öğretiyor.
Şimdi bizim kuşağımızın görevi bunların üzerine yeni bir cümle yazmaktır:
Geçmişin zaferlerini miras aldık; geleceğin zaferlerini ise çocuklarımız için biz hazırlamak zorundayız.
Çünkü büyük millet olmak geçmişte büyük işler yapmış olmak değildir.
Geçmişinden aldığı aklı, kendi çağının gücüne dönüştürebilmektir.
Ve Türkiye’nin yeni yürüyüşü, sınırlarını büyütme yürüyüşü değil;
ufkunu, bilgisini, üretimini, teknolojisini, ticaretini, dostluklarını ve insan gücünü büyütme yürüyüşü olmalıdır.
Yeni çağın en büyük fethi toprak değil, gelecektir.
Rafet ULUTÜRK
BULTÜRK Genel Başkanı

Bayraktar TB2’den elektronik harp ve radar kabiliyeti gösterisi
Türk dünyası müziğinde yeni dönem: Besteciler Birliği Bakü’de kuruldu
Kazakistan’dan Avrupa’ya ulaşım ve lojistik yatırımı çağrısı
ASELSAN’ın yeni deniz silah sistemi SMASH-300 testte
Erdoğan BM Genel Kurulu için New York’ta
KKTC’den Kıbrıs müzakereleri için egemen eşitlik vurgusu
Türkiye, Azerbaycan ve Özbekistan’dan ortak tatbikat
Almatı’da Şehir Günü coşkusu iki gün boyunca sürdü
Camiyi Değil, Sistemi Yeniden Düşünmeliyiz