Rafet ULUTÜRK
Dünya artık yalnızca sınırların değiştiği bir dönemden geçmiyor. İttifakların, güvenlik anlayışlarının ve güç merkezlerinin yeniden tanımlandığı bir çağın içindeyiz.
Bu nedenle 7 Ağustos 2026’da Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşmasını sıradan bir askerî iş birliği protokolü olarak okumak büyük hata olur.
Anlaşmanın en kritik hükmü son derece açık: Üç devletten herhangi birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış kabul edilecek. Bunun yanında savunma iş birliğinin genişletilmesi ve kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesi hedefleniyor.
Bu hüküm ister istemez NATO’nun 5. maddesini hatırlatıyor.
Fakat meseleye yalnızca “İslam NATO’su kuruluyor” başlığıyla bakarsak asıl stratejik dönüşümü kaçırabiliriz.
ÜÇ ÜLKE, ÜÇ AYRI GÜÇ UNSURU
Bu oluşumun önemini anlamak için önce üç ülkenin masaya ne koyduğuna bakmak gerekir.
Suudi Arabistan ekonomik ve finansal kapasiteyi temsil ediyor.
Enerji kaynakları, yatırım kapasitesi ve Körfez dünyasındaki ağırlığıyla Riyad, böyle bir yapının ekonomik sütununu oluşturabilecek konumda.
Pakistan askerî kapasite ve nükleer caydırıcılığı temsil ediyor.
Pakistan nükleer silaha sahip bir devlet. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Mekke Anlaşması’nın yayımlanan metni, Pakistan’ın nükleer silahlarının otomatik olarak diğer iki ülkenin “nükleer şemsiyesi” olduğu anlamına gelmiyor. Anlaşmanın açık hükmü kolektif savunmadır; nükleer caydırıcılığın nasıl ve hangi şartlarda devreye gireceği konusunda yayımlanmış metin böyle bir otomatik mekanizma ortaya koymuyor.
Türkiye ise askerî tecrübe, savunma sanayii ve jeostratejik derinliği getiriyor.
Türkiye’nin İHA-SİHA teknolojileri, elektronik harp, mühimmat, kara ve deniz sistemleri ile büyüyen savunma sanayii kapasitesi, anlaşmanın sadece “birbirimizi koruruz” sözünden çıkıp gerçek bir askerî kapasiteye dönüşmesinde kritik önem taşıyor.
Dolayısıyla ortaya dikkat çekici bir denklem çıkıyor:
Sermaye + askerî caydırıcılık + savunma teknolojisi ve operasyonel tecrübe.
Bu üç unsur doğru bir kurumsal yapıda birleşirse ortaya yalnızca üçlü bir savunma anlaşması değil, yeni bir bölgesel güç merkezi çıkabilir.
31 AĞUSTOS’TA İKİNCİ AŞAMAYA GEÇİLDİ
Asıl dikkat edilmesi gereken gelişmelerden biri ise anlaşmanın imzalanmasından yalnızca birkaç hafta sonra yaşandı.
31 Ağustos’ta İstanbul’da üç ülkenin dışişleri ve savunma bakanlarıyla genelkurmay/kuvvet komuta düzeyindeki yetkilileri bir araya geldi. Taraflar iş birliğinin daha fazla kurumsallaştırılmasını, ortak savunma kapasitesinin güçlendirilmesini ve savunma sanayiinde ortak teknoloji geliştirme ve üretimi hedeflediklerini açıkladılar. Ayrıca Suudi Arabistan’da bir sekretarya kurulması ve ilk üç yıllık dönemde genel sekreterliğin Pakistan tarafından yürütülmesi kararlaştırıldı.
İşte burası çok önemli.
Çünkü devletler arasında anlaşma imzalamak başka şeydir.
Kurumsal mekanizma kurmak başka şeydir.
Sekretarya, ortak komiteler, savunma sanayii iş birliği ve müşterek planlama devreye girdikçe anlaşma kâğıt üzerindeki siyasi bildiriden kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüşebilir.
“İSLAM NATO’SU” DEMEK İÇİN HENÜZ ERKEN
Kamuoyunda en çok sorulan soru şu:
Yeni bir İslam NATO’su mu kuruluyor?
Ben bu ifadeyi şimdilik ihtiyatla kullanmak gerektiğini düşünüyorum.
Çünkü NATO yalnızca “birimize saldırı hepimize saldırıdır” maddesinden ibaret değildir.
NATO’nun entegre komuta sistemi, sürekli askerî planlama mekanizmaları, standardizasyonu, müşterek kuvvet yapıları, istihbarat paylaşım sistemleri ve onlarca yıllık kurumsal altyapısı bulunmaktadır.
Mekke Anlaşması ise henüz yolun başında.
Fakat küçümsenmemelidir.
Çünkü her büyük güvenlik mimarisi önce siyasi iradeyle başlar, sonra kurumlarını oluşturur.
Bugün üç ülke var.
Yarın başka devletlerin katılması ihtimali gündeme gelebilir.
Nitekim Türkiye tarafı anlaşmanın mevcut ittifakların yerine geçmeyi amaçlamadığını ve yapının genişlemeye açık olduğunu ifade etti; Mısır da muhtemel genişleme bağlamında anıldı.
Dolayısıyla asıl soru “Bugün kaç ülke var?” değildir.
Asıl soru şudur:
2030 yılında bu masanın etrafında kaç devlet oturacak?
TÜRKİYE’NİN KONUMU ÇOK DAHA DERİN OKUNMALI
Türkiye açısından mesele yalnızca Ortadoğu değildir.
Ankara aynı anda NATO üyesidir, Avrupa’yla ekonomik ve güvenlik ilişkilerini sürdürmektedir, Türk dünyasında etkisini genişletmektedir, Afrika’da diplomatik ve ekonomik varlık göstermektedir ve doğudaki örgütlerle de ilişkilerini geliştirmektedir.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın birkaç gün önce Şanghay İşbirliği Örgütü’yle ilişkilerin daha ileri götürülmesine açık olduklarını söylerken bunun Batı ittifaklarından kopuş anlamına gelmediğini vurgulaması da bu çok yönlü stratejinin göstergelerinden biridir.
Türkiye’nin önündeki fırsat tam burada bulunmaktadır:
Bir bloktan diğerine savrulmak değil, farklı güç merkezleri arasında kendi millî çıkarlarını koruyabilecek bağımsız stratejik kapasite oluşturmak.
- yüzyılın başarılı devletleri yalnızca ittifak seçen devletler olmayacaktır.
İttifak kurabilen devletler olacaktır.
BİR SONRAKİ AŞAMA SAVUNMA SANAYİİ OLMALIDIR
Bu anlaşmanın geleceğini belirleyecek esas konu asker sayısından önce üretim kapasitesi olacaktır.
Ortak savunma sanayii fonu kurulabilir.
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında ortak Ar-Ge merkezleri oluşturulabilir.
Hava savunma sistemleri, insansız platformlar, elektronik harp, yapay zekâ destekli savunma sistemleri, uydu teknolojileri, füze savunması, deniz güvenliği ve siber güvenlik alanlarında ortak üretim gerçekleştirilebilir.
Zaten 31 Ağustos ortak açıklamasında savunma sanayii iş birliği ile ortak teknoloji geliştirme ve üretiminin güçlendirilmesi açıkça hedeflenmiştir.
Çünkü gerçek bağımsızlık yalnızca silaha sahip olmak değildir.
O silahı üretebilmektir.
Daha önemlisi, kritik parçalarını, yazılımını, mühimmatını ve haberleşme altyapısını başkasının iznine ihtiyaç duymadan sürdürebilmektir.
EKONOMİK GÜVENLİK OLMADAN ASKERÎ GÜVENLİK EKSİK KALIR
Burada başka bir adım daha atılmalıdır.
Üçlü mekanizma yalnızca savunma bakanlıklarının masasında kalmamalıdır.
Enerji güvenliği, gıda güvenliği, kritik madenler, lojistik koridorları, limanlar, yapay zekâ, yarı iletkenler ve finansal dayanıklılık da ortak stratejinin parçası yapılmalıdır.
Çünkü 21. yüzyıl savaşlarında tanklar kadar çipler, uçaklar kadar uydular, ordular kadar enerji hatları, silahlar kadar veri merkezleri önemlidir.
Bir ülkeyi yenmek için artık mutlaka sınırından tank geçirmek gerekmiyor.
Enerjisini kesebilirsiniz.
Finans sistemini kilitleyebilirsiniz.
Siber altyapısını çökertirsiniz.
Tedarik zincirini bozarsınız.
İşte bu nedenle Mekke Anlaşması’nın uzun vadeli başarısı, ortak savunmadan ortak stratejik dayanıklılığa geçebilmesine bağlı olacaktır.
BU İTTİFAK KİME KARŞI?
Ekrandaki tartışmanın önemli sorularından biri de buydu:
“Bu kime tehdit?”
Türkiye Savunma Bakanlığı’nın açıkladığı yaklaşım burada önemlidir: anlaşmanın savunma amaçlı olduğu ve herhangi bir ülkenin ortak düşman olarak tanımlanmadığı belirtildi.
Bu doğru bir stratejik başlangıçtır.
Çünkü böyle bir oluşumun kuruluş felsefesi bir ülkeye karşı düşmanlık üzerine kurulursa ömrü konjonktür kadar olur.
Ama ilke şu olursa:
“Biz kimseye saldırmayacağız; fakat bize saldırmanın bedeli ağır olacaktır.”
işte o zaman buna caydırıcılık denir.
Güçlü savunmanın amacı savaş çıkarmak değil, savaşı pahalı ve anlamsız hâle getirmektir.
İSRAİL-YUNANİSTAN DENKLEMİNİ DE SOĞUKKANLI OKUMALIYIZ
Görüntülerde İsrail-Yunanistan ilişkileri, Ege, Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan üzerinden de bir bağlantı kuruluyor.
Bu konu sloganlarla değil, haritayla değerlendirilmelidir.
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları, deniz yetki alanları, limanlar, üsler, deniz ticaret yolları ve enerji koridorları önümüzdeki yıllarda daha da önemli hâle gelecektir.
Türkiye burada kimseyi otomatik düşman ilan etmeden kendi deniz haklarını, ekonomik çıkarlarını ve güvenliğini koruyacak kapasiteyi artırmalıdır.
Mekke Anlaşması’nın Türkiye bakımından anlamlarından biri de budur:
Anadolu’nun güvenliği artık yalnızca Anadolu sınırlarında başlamıyor.
Karadeniz’den Kızıldeniz’e, Basra Körfezi’nden Hint Okyanusu’na kadar uzanan ekonomik ve güvenlik kuşağı Türkiye’yi doğrudan ilgilendiriyor.
EN BÜYÜK TEHLİKE: HEYECANI STRATEJİNİN ÖNÜNE GEÇİRMEK
Fakat burada kendi kendimize de bir uyarı yapmalıyız.
Her yeni anlaşmadan sonra “Dünya değişti”, “yeni süper güç doğdu”, “İslam NATO’su kuruldu” demek kolaydır.
Devlet aklı böyle çalışmaz.
Bir ittifakın gücü fotoğraftaki lider sayısıyla değil;
kriz anında alınan kararlarla, ortak üretim kapasitesiyle, ekonomik dayanıklılıkla, müşterek komuta yeteneğiyle ve tarafların birbirleri için hangi bedeli ödemeye hazır olduğuyla ölçülür.
Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın gerçek sınavı imza töreninde değil, önümüzdeki beş-on yılda verilecektir.
TÜRKİYE BU MASADA SADECE ASKERÎ GÜÇ OLMAMALI
Türkiye’nin daha büyük bir görevi olduğuna inanıyorum.
Türkiye yalnızca silah satan, asker eğiten veya operasyonel kapasite sağlayan ülke olmamalıdır.
Türkiye bu yeni mimarinin siyasi aklını da üretmelidir.
Ankara’nın önereceği model çatışmayı değil dengeyi, mezhepçiliği değil bölgesel iş birliğini, yayılmacılığı değil karşılıklı egemenliği esas almalıdır.
İran’ı dışlayan bir Sünni blok, uzun vadede yeni gerilimler üretebilir.
Mısır’ı dışlayan bir Ortadoğu güvenlik mimarisi eksik kalır.
Türk dünyasını hesaba katmayan bir Avrasya stratejisi yetersiz olur.
Bu nedenle Türkiye’nin hedefi dar bir cephe kurmak değil, mümkün olduğu kadar geniş bir barış ve caydırıcılık kuşağı oluşturmak olmalıdır.
GELECEĞİN SORUSU: TÜRKİYE KURULAN DÜZENDE Mİ OLACAK, DÜZEN KURANLARDAN MI?
Asıl mesele burada düğümleniyor.
- yüzyılda Türkiye çoğu zaman başkalarının kurduğu uluslararası kurumlara katılmak zorunda kaldı.
- yüzyılda ise önümüzde farklı bir fırsat bulunuyor:
Kurulan masaya sandalye istemek yerine, masa kurabilen Türkiye olmak.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu açıdan önemlidir.
Fakat bunun devamı gelmelidir:
savunma iş birliğinden teknoloji ortaklığına,
teknoloji ortaklığından ekonomik entegrasyona,
ekonomiden enerji güvenliğine,
enerjiden lojistiğe,
lojistikten diplomatik koordinasyona geçilmelidir.
Böyle yapılırsa bugün üç devlet arasında başlayan mekanizma yarının daha geniş güvenlik mimarisinin çekirdeğine dönüşebilir.
GÜÇ, SAVAŞMAK İÇİN DEĞİL SAVAŞI ÖNLEMEK İÇİNDİR
Türkiye’nin önündeki tarihî fırsatı doğru anlamamız gerekiyor.
Mesele dünyaya meydan okumak değildir.
Mesele Türkiye’ye ve ortaklarına meydan okumanın kolay olmadığını göstermektir.
Mesele yeni düşmanlar üretmek değildir.
Düşmanlığa ihtiyaç bırakmayacak kadar güçlü bir caydırıcılık kurmaktır.
Mekke’de atılan imza eğer sağlam kurumlarla, ortak üretimle, ekonomik iş birliğiyle, teknolojiyle ve akıllı diplomasiyle desteklenirse bundan yıllar sonra 7 Ağustos 2026’ya başka türlü bakabiliriz.
Belki de tarihçiler o günü yalnızca üç devletin savunma anlaşması imzaladığı gün olarak değil,
Türkiye’nin merkezinde bulunduğu yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinin temellerinin atıldığı günlerden biri olarak yazacaktır.
Ama bunun gerçekleşmesi imzaya değil, bundan sonra ortaya konulacak devlet aklına, kurumsallaşmaya ve uzun vadeli stratejiye bağlıdır.

Bayraktar TB2’den elektronik harp ve radar kabiliyeti gösterisi
Türk dünyası müziğinde yeni dönem: Besteciler Birliği Bakü’de kuruldu
Kazakistan’dan Avrupa’ya ulaşım ve lojistik yatırımı çağrısı
ASELSAN’ın yeni deniz silah sistemi SMASH-300 testte
Erdoğan BM Genel Kurulu için New York’ta
KKTC’den Kıbrıs müzakereleri için egemen eşitlik vurgusu
Türkiye, Azerbaycan ve Özbekistan’dan ortak tatbikat
Almatı’da Şehir Günü coşkusu iki gün boyunca sürdü
Camiyi Değil, Sistemi Yeniden Düşünmeliyiz